GÖÇ HAFTASI BASIN AÇIKLAMAMIZ


03:06 23.06.2021

BASINA VE KAMUOYUNA

 
Birleşmiş milletler tarafından 1951 yılında imzalanan Mültecilerin Statüsüne ilişkin Sözleşmenin 50. yılında 20 Haziran 2001 Dünya Mülteci Günü ilan edildi. Çeşitli etkinliklerle 20 yıldır savaş mağduru yada siyasi nedenlerle topraklarının terk etmek zorunda kalan miltecilerin durumuna dikkat çekiyor. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre dünyada yaklaşık 82 milyon 400 bin mülteci bulunuyor. Yine BM Yüksek Komiserliğine göre Türkiyede yaklaşık 3 milyon 600 bin kayıtlı Suriyeli mültecinin yanı sıra, 330 bin diğer ülkelerden mülteci bulunuyor. Ayrıca bu yılın başka bir önemi var. Bu yıl Nisan ayında Suriyede çıkan savaşın ve Suriyeden başka topraklara, komşu ülkelere veya Avrupaya göçün 10. yılı doldu. 10. yılda savaş nedeniyle ülkesinden göçmek zorundak kalan Arap, Kürt, Ezidi ve Hristiyan göçmenlerin, mültecilerin yaşamak zorunda kaldıkları 10 yıl. Bu yıl özellikle buna dikkat çekmek istedik. 
Biz Göç İzleme Derneği olarak, Göç ve Mülteciler haftasında, dünyanın herhangi bir yerinde, Orta-Doğuda, Uzak-Doğuda, Asya yada Avrupa'da, ülkemizde, şehrimizde hatta yanıbaşımızda yerinden yurdundan göçmek zorunda kalan, başka bir şehre, bölgeye veya ülkeye sığınmak, iltica etmek zorunda kalan, doğduğu büyüdüğü, yerleşik ve mülki hakkı olan yerleri, yüzyıllardır nesilden nesile bağ kurduğu topraklarını, maddi kültürünü, maddi tarihini terk etmek zorunda bırakılan, gittiği yerde yaşam şartlarından kaynaklı ekonomik, kültürel, toplumsal, siyasi ve hukuki zorluklar yaşayan, insani ve hukuki hak ihlalleri yaşayan tüm göçmen ve mültecilerin özellikle de erkeklerden daha fazla dezavantajlı olan ve eril yaklaşımlara, uygulamalara ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, tacizlere maruz kalan zorunlu göç mağduru ve mülteci kadınların yanında ve dayanışma içerisinde olduğumuzu ve bunun mücadelesini verdiğimizi, çalışmasını yürüteceğimizi, buradan bir kez daha yineliyoruz. 
Ekolojik sistem karşıtı, sermaye yanlısı devletler, insanlık için çok tehlikeli nükleer santraller kurarak ve savaş için nükleer füzeler üreterek ekolojk yıkıma sebep olurken, pek çok insanı topraklarını terk etmek zorunda bıraktılar. Bazı ülkelerde baskı, tutuklama ve işkence nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalanların yanı sıra, inancı ve kültürü dolayısıyla toplumsal baskıya uğrayıp bölgesini ve ülkesini terk etmak zorunda kalan mülteciler dünyanın dört bir yanına dağıldılar. Kendi devletinin yönetimi, rejimi tarafından çıkarılan içi savaşlar bir yana, küresel askeri ve sermaye gücünü elinde bulunduran dünya devletlerinin kendi ekonomik ve askeri gücünü yeşleştirmek için, bizzat kendi askerleri ile veya bölge devletlerini kullanarak çıkardıkları savaşlarda binlerce insan yerini yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Yada komşu, bölge ülkelerinin kendi çıkarları için kendi sınırlarını aşarak komşu veya bölge ülkelerinde çıkardıkları savaşlar sonucu topraklarını, ülkelerini terk etmek, komşu ülkere sınırlara göç etmek, sığınmak , iltica etmek zorunda kaldılar. Toplu halde veya ailecek göç edenlerin, toplumların yaşamak zorunda kaldıkları göçmenlik ve mültecilik halini, durumunu, statüsünü bir gün biz de yaşamak zorunda bırakılabiliriz. Kendimiz bu durumu veya statüyü yaşamasak da bu meseleye hak savunucuları, hukuki savunucular olarak bakmak ve duyarlı olmak, bunun için mücadele etmek, çalışmak zorundayız. Zorunlu göçe maruz kalan göçmenler, mülteciler, sığınmacılar, bugün tüm dünyanan uğraşmak zorunda kaldığı en önemli mesele haline geldi diyebiliriz. 
Göçün ve mülteciliğin pek çok sebebi ve çeşidi vardır biliyorsunuz. Yoksulluktan ve kötü ekonomik şartlardan dolayı başka bölgelere veya ülkelere kısa süreli veya uzun süreli olarak, çalışmak için göçmek zorunda kalanlar vardır, ekonomik göç deriz. Kısa süreli ekonomik göçler ülke içinde olabileceği gibi ülke dışında da olabiliyor. Daha uzun süreli, uzun yıllara dayanan göçler ise, yoksulluktan kaynaklı uzun süreli çalışmak için gidenler, çalışma izni alarak ve işçi ülkesini terk etmek zorunda kaldılar. Bunların yanı sıra, yoksulluktan kaynaklı bir daha geri dönmemek üzere, başka ülkelere, örneğin ortadoğu, uzakdoğu ve afrika ülkelerinden görece daha zengin ülkelere, batıya, özellikle Avrupaya  daha iyi şartlarda yaşamak isteyen göçmenler ve mülteciler, gittikleri ülkelerde mülteci veya sığınmacı statüsü kazanmak isterler. Yoksulluk sebeptir elbette fakat gittikleri yerlerde sosyal devlet yardımları ne kadar mültecilerin yaşamlarını kolaylaştırır bu da tartışılır. Bazen ölümü göze alarak çıkalan yol, daha eşitsiz, emek sömürüsüne evrilen yaşamlara doğru dönüşür. Kısa süreli mevsimlik işçilere gelirsek, bir mevsimlik süreyi ifade eden göçtür. Mevsimlik göç eden işçiler genellikle daha yoksul bölgelerden göç eden insanlardır. Ülkemizde daha çok mevsimlik işçi veya metropollere göçen inşaat işçilerini, gurbetçilerini, Kürt işçiler olarak görürüz. Burada da emek sömürüsü ve iş cinayetleri ve güvencesizlik oldukça fazladır. Fakat işşizlik ve yoksulluğun getirdiği bu duruma bir de bölge insanına yapılan ırkçılığı da katarsak, yaşam koşulları daha da ağırlaşır. Bunun en iyi örneğini geçen yıl Sakarya'da fındık toplamaya gelen Mardinli Demir ailesine, fındık işçilerine yapılan ırkçı saldırı da yaşadık. Ama en önemlisi, bu ilk değildi daha öncede Karadenizde fındık işçilerine, bazı şehirlerde Kürt inşaat işçilerine ırkçı saldırılar oldu. Demir ailesi Mardinli Kürt bir aile idi 16 kişi çalışmak için Mazıdağından kalkıp yola  çıkmışlar bu saldırı ile karşılaşmışlardı. Egede, Çukurova da, Karadenizde mevsimsel tarım işçileri çoğunlukla Kürtlerden oluşmakta. Yoksulluk halklar arakındaki eşitsizliğe de dikkat çekilmesi gereken bir durumken ve işçi sınıfının da sorunu ele alırken ırkçılık temelinde de ele alması gerekmektedir. Buna ek olarak  son yıllarda emek sömürüsüne siyahilerin de maruz kaldığını, Rize de çay toplarkenki görüntüleri ile şahit olduk.  
İster çalışmak için, ister yaşamak için, ister güvenlik amaçlı ister Avrupaya geçiş amaçlı olsun, son yıllarda en fazla göç alan ve binlerce milyonlarca mültecinin, sığınmacının geldiği yer haline gelmiştir, bu coğrafya. Kayıtsız kalamayacağımız kadar çoğaldığını görüyoruz. Van İran, Afganistan üzerinden göç alırken, Hatay, Antep, Urfa Suriyeden göç almakta. Bu da çok fazla emek sömürüsü, çok fazla iş ve yaşam güvencesizliği, çok fazla kayıt dışı çalışma demek. Kayıt dışı ve güvencesiz çalıştırılan milyonlarca mületcinin sorunları işçi sınıfının sorunlarıdır. Türkiyede emek piyasasına eklemlenen mülteciler, en kötü koşullarda çalışmaya maruz bırakılıyor. Kayıt dışı çalışma daha ucuz, tüm bağımlı ve güvencesiz ve kolaylıkla işten çıkarılabilir veya işe alınabilir. Bu sebeple mültecilerin emeği sömürülüyor. Türkiye'de mülteci sömürüsünün en çok olduğu yer Suriye ye sınır illerdir. Bunların başında gelen il Antep'te yaklaşık 500 bin mülteci yaşıyor. Hatap, Urfa ve Diyarbakır bunları takip ediyor.  
Suriyede yaşanan savaş nedeniyle 10 yıl geride kalırken, Türkiye'ye sığınan müyonlarca suriyeli mülteci kötü yaşam şartlarında ve kötü çalışma koşulları icinde yaşıyor. Bu milyonlarca insanı koruyacak yasal bir düzenleme olmadığı gibi, çok kolay keyfi bir şekilde sınırdışı edilebilme tehlikesiyle karşı karşıyalar. Toplumda Suriyelilere yönelik devlet onlara bütün imkanları sunuyor gibi gerçek ile ilgisi olmayan suni bir algı, suriyelilere karşı cidd bir düşmanlık, nefret söylemi üretiyor. Türkiyede bir zaman sonra işşiszizlik yoksulluk, hayat pahalılığı, kiraların yüksek olması suç oranı gibi yaşanan bütün sorunların kaynağı Suriyeliler olarak görülüyor ve bundan dolayı ırkçı saldırılara maruz kalıyorlar. Başta inşaat, hizmet, tarım sektörü olmak üzere en yoğun çalıştıkları alanlardan biri de tekstil ve ayakkabı sektörü. Hem çocuk işçilerin hem de yetişkinlerin sömürüldüğü bir sektör. Uzun çalışma saatleri, asgari ücretin altında çalıştırılma. En önemlisi de inşaatlarda çalışırken yaşanan can kayıpları, iş cinayetleri ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Yasal düzenlemler olmadığı için miyonlarca kişinin kaderi patronların eline bırakılmış. sorunların çözümü noktasında demokratik kilte örgütlerine, sendikalara büyük görev düşüyor. Mültecilerin hakları için mücadele etmek, insan hakları için mücadele etmek demektir. 
Suriyeden gelen emekçilier, doğrudan savaşın yıkıntıları arasından gelerek ülkenin dört bir yanına yayılarak hayatlarını  sürdürmeye çalışıyorlar. Sadece sınır illerinde değil büyük metropollere de göçen Suriyeliler de az değil.  İstanbul da bu metropollerden biri. İstanbul genelinde organize sanayi bölgelerinde, irili ufakla sanayi sitelerinde binlerce mülteci işci çalışıyor. Mülteci işcçiler her türlü hak gaspının yanı sıra, insanlık dışı muamelelere de maruz kalıyorlar. Özellikle kadın işçiler, ucuz iş gücü olarak görüldükleri gibi, her türlü gayriinsani davranışların da hedefi oluyorlar. Tekstilde ve sanayi de çalışan Suriyeli kadınların yanı sıra Özbekistan, Kırgısiztan, Türkistan dan ülkelerinde yoksulluktan ve kötü ekonomik ve yaşam koşulardan dolayı Türkiyeye gelen kadınlar da az değildir. Suriyeli, Özbek, Türkmen, bu kadınlarla konuştuğun zaman yaşadıklarının sadece emek sömürüsü olmadığını görüyorsun. Evlerde çocuk ve yaşlı bakımı yaparken maruz kaldıkları hırsızlık suçlamalarını ve  sanayide çalışırken yaşadıkları tacizleri ve kötü muameleyi de anlatmaktadırlar. En fazla istedikleri erkeklere eşit ücret almak, işten atılma tehlikesi ile karşı karşıya kalmamak, saygı görmek ve cinsiyetci küfürlere maruz kalmamak. Çalışmak için olsa da, savaştan kaçıp gelse de bu işçi kadınların yaşadıkları, maruz bırakıldıkları cinsiyetci, eril ve erkek egemen güç, sistemin kendisi. İşte bu kadınlardan biri de Özbek bir genç kadın olan Nadira Kadirova idi. Daha 23 ünde, çalışmak va aile bütçesine katkı yapmak amaçlı ülkesinden göçüp, yatalak bir kadına bakmak için gelmişti Türkiyeye. Aynı erkek egemen güçten cesaret alan, siyasi erkten cesaret alan, hukuksuzluktan cesaret alan bu kadın cinayeti onu genç yaşaşamında onu dünyadan koparıp aldı. Aydınlatılmamış bir cinayettir Kadiraova cinayeti. AKP milletvekili Şirin Ünal'ın evinde intihar ettiği söylenmiştir fakat ölürken neler yaşandığı, o evde olanlar aydınlatılmamıştır. Ne tesadüftür ki, evde Şirin Ünal'ın silahı ile intihar etmiştir. Fakat silah milletvekilinin olunca hızlıca kapatıldı dosya. Ve yine intihar denilen başka bir isim Yeldana Kaharman. Elazığda yerel bir gazetede gazetecilik yapan, 21 yaşında Kazakistan lı Kaharman, ülkesinden çalışmak için gelen genç bir kadındı ve ne tesadüftür ki o da intihar etmiştir. Tolga Ağar ile görüştüğü söylenen, Yeldana nın ölümü araştırılmamıştır, dosya intihar olarak kapatılmıştır. Oysa ki Kadirova gibi erkekler tarafından işlenen, üstü örtülen kadın cinayetidir o da. Çalışmak için ülkelerinden gelip ülkemizde öldürülen bu kadınların haklarını savunmak, öldürülenleri mahkum ettirmek, hem kadın mücadelesinin, hem göç alanının sorunudur, en önemlisi de hukuğun sorumluluğundadır.               
Değinmeden geçemeyeceğimiz daha büyük meselelerimiz var bizim toplum olarak, ülke olarak. Bu meselenin tam ortasından da göç, göçmenlik ve göçertme politikaları geçer. Bzim derin yaramız olan ve bu topraklarda toplumsal barışın yeşermesi ile tüm halkların ve toplumsal sorunların rahatlayacağı ve cözülmesi gereken bir meseledir Kürt meselesi, Kürt halk gerçekliği, toplumsal ve siyasi gerçekliği.  Devlet politikaların doğal sonucu olarak da Kürt Göçü. Kimi zaman iç göç, kimi zaman zorunlu göç, kimi zaman, zorla yerinden edilme deriz ne dersek diyelim, bu topraklarda, Kürt illerinde 6 bin 500 köy boşaltıldı, evler yakıldı, 4 milyona yakın insan kendi topraklarından, köylerinden göçmek zorunda kaldı. Ama ne devlet ne de biz göçmen diyemeyiz, yerleşik halktır Kürtler ve yüzyıllardır tarihsel kökleri vardır. Fakat yaşam koşullarını, ekonomik koşullarını iyileştirmek için, gittikleri yerlerde özellikle de batı metropollerinde toplumsal, kültürel ve hizmet anlamında hiç yardımcı olmamıştır devlet kurumları binlerce insana. 90 lardan bugüne, 20 yılı aşkındır göç eden insanlar kendi toplfmsallığını kendi yaratmış, dilini konuşamamış, kamu hizmetlerinde kendi dili ile hizmet alamamış, kaybettikleri mal mülk ve ekonomik kayıpları karşılanmamıştır. Peki bu iç göç, bu zorunlu göç mağdurluğunu, zorluğunu, yaşam sorunlarını, en yakından beraber yaşayan halklar, toplum yanıbaşında yaşamadı mı, görmedi mi, dahası hala ırkçılığa varan  söylemlere maruz kalmıyor mu Kürtler. Bunun en son örneğini,  son noktasını, sırf Kürt olduğu için, HDP li olduğu için, boşaltılan köyünden, Mardinin Ömerli köyünden toprağından, İzmire göçmek zorunda kalan ve İzmir e yerleşen Deniz Poyrazın katlin de görmedik mi. Deniz i burada rahmetle anarken, bu gencimiz için içimiz derin yanarken, artık bu katliamlar, bu cinayetler, bu köy boşaltmaları, bu güvenlikçi anlayış, bu göçler olmasın demek yetmiyor. Bunların tekrar yaşanmaması için bizlere, sivil topluma, beraber yaşama iradesi gösterecek toplumsal iradeye çok görev düşüyor. 
 
Son olarak şunları diyebiliriz; 
 
Ekloloji karşıtı, sermaye yanlısı kapitalist ve erkek egemen sistemlerin yarattığı bir sonuç olarak göçmen ve mültecilik meselesi, hiçbir ülkenin, hiçbir devletin, uluslararası toplumun görmezden gelemeyeceği kadar büyüdü ve ülkelerin, devletlerin, toplumun kapılarını zorluyor. Ekoloji ve iklim mücadelesi, kadın özgürlük mücadelesi, yoksullukla mücadele yanı sıra göçmen ve mültecilik mücadelesi de dünyada en başat mücadeleler olarak büyüyor. Çünkü dünyanın kaynakları tükeniyor ve insanlar barış içinde, eşit bölüşüm içinde ve doğa ile, ekolojik hayatla uyumlu yaşamak zorunda kalacak. Burada bize ve bizim gibi sivil toplum örgütlerine, demokratik topluma, siyaset üretenlere düşen ise göç ve mültecilik sebeplerini ortadan kaldıracak çözümler, öneriler sunmak ve hayata geçirilmesi için mücadele etmek düşüyor. bunun yanı sıra, belki de engel olamadığımız sonuclarına da, yani ülkemizde veya bölgemizde yaşanan ölümlere, can güvenliğine, hak ihlallerine, zorlu yaşam ve ekonomik koşulların düzeltilmesine, emek sömürüsüne, kadın ve çocukların durumuna dikkat çekmek, farkındalık yaratmak, toplumu ve yönetenleri uyarmak ve beraber eşit yurttaş olarak yaşamının olanaklarını sağlamak ve yaşamı kurmak başlıca insanlık görevimiz olmalı. Ekonomik yoksulluk, hukuki hak kaybı, ekolojik yıkım, ülkelerin iç ve dış politik koşulları, dinsel, entik, kültürel yada cinsen tercihleri sebebiyle zorlu göç ettirilmiş tüm insanlar çalışmalarımızın özneleridir. Dünyanın neresinde olursa olsun evrensel insan haklarının en temel konularının başında gelen yaşama ve barınma hakkını kullanamayan, kullanma talebi nedeniyle baskı ve zulme maruz kalanların mücadlesine omuz verip öncülük yapmayı öncelikli vasfımız olduğunu bilerek bu yol üzerinde yürüyeceğemizi belirtmek yerinde olur. 
 
GÖÇ iZLEME DERNEĞİ 
21. 06.2021